Bulgaristan Türklerinin Özgür Sesi
YORUM

DAĞBAŞINDA ÖZGÜRLÜĞÜM [19 Nisan 2009]

Akşamları işten eve toplandığımda kurulan sofradaki kaşık konseri yorgunluğumu unutturuyordu bundan birkaç yıl öncesi.
Küçükler büyümekte. Hem de anlamadan. Soframda iki kızım zaman geldi aile yuvası kurdular. Uçup gittiler Boğaziçi’ne. Oradan on üç yaşındaki torunum Gökhan sesleniyor akşam akşam. “Dede” deyişi bir volkan kükretiyor içimde. Bir deprem sarsıyor beni, adı “Hasretlik”.
Birkaç yıl önce oğlum karşılıyordu beni akşamları kapıda. “Hoş geldine” elini uzatışında, günden güne, avucu biraz daha genişlemiş gibime geliyordu. Onun yerini şimdi küçük torunum Atakan aldı.
Dedim ya, küçükler büyümekte. Ya bizler ?!...
Doğrusunu söyleyeyim, ben ayna karşısına geçmekten korkuyorum. Kolayı olsa, her sabahki tıraşımı aynasız yapacağım. Aynalarda kendimle tanışmak istemiyorum. Biricik nedeni: saçları bir yana, sakalıma aklar düştüğüne inanamıyorum. Kar çığıyla karşı karşıya geliyorum her sabah. Dağbaşında kopmuş, yaklaşan çığın uğultusunu duyar gibiyim. Bu uğultu bir nostalji doğuruyor içimde. Doğduğum dağbaşı köyüme gitmek, orada bir hafta, on gün kalmak arzusu.
Artık otuz yıldır yaşadığım şehirden birkaç gün için olsun ayrılmak nedenlerinin en başında gelen sıla özlemi olsa da, dahası var tabii.
Sabah kahvemi içmek için, bir dost görmek için merkeze çıktığımda, her günkü boşboğazlıkları dinlemekten bıktım artık. Keyfine bir yudum kahve zehir oluyor insanın. Hep dişlerimi sıksam da, şahinler kadar yaşayacak değilim ya.
İnanın, çok sevdiğim şehrin sokaklarında dolaşan bazı simaları hafızamdan silmek arzusu doğdu içimde emekliliğimin ilk günlerinde. Ve o ilk günlerin tadını çıkarmak için çekip gittim bizim dağbaşına. Köyümün biricik sokağında şeker uzattım çocuklara. Her şeker uzattığım “Sen kimsin amca?” diye sordu. Cevap boğazımda düğüm düğüm.
Bir umutla açtım birkaç yıl önce kendi elimle kilitlediğim avlu kapısının kilidini. Avlu içi ıpıssız. O ulu dut ağacının altındaki peyke kendi halinde.
Yorgunluğumu yitirmek için gidip peykeye oturdum. Bakışlarım baba ocağımın kapısında. Kapıyı ne açan var, ne de boynuma atılan o minicik anam, babam bir başka. Elli yedi yaşıma rağmen garipsedim, kendimi tutamadım…
Odaları bir bir dolaştım. Her biri kendine özgün buz kesilmiş. Doğduğum o aşevindeki ocak başında toprak çömlekte kaynayıp etrafa sinmiş Hacımahalle fasulyesi çorbasının mis kokusu hala buram buram.
Dönüp oturdum peykeye. Geldiğimi gören yengem gelip boynuma atıldı. Hasretlik çeken bir ana gibi ağladı. Ben zaten onun anlattığı masallar ile büyüdüm. Yengem anamın yokluğunu hissettirmek istemiyordu bana. Birkaç gününe de olsa bizim eve taşındı. Analık yapmak istediğinin farkına vardım. Evimize de o göz- kulak oluyor neredeyse.
Köyümde ikinci gün onun tarhana çorbası kaynarken doğdu. Rodop köylü kadını kendi hüneriyle pişirdiği ekmeği doğramıştı tarhanaya. Tadına doyamadım. Doğaldı her şey.
Sonraları odama çekildim. Niyetim, söz ettiğim o dedikodulardan ırak, özgür, bir şeyler karalamaktı günlerdir el sürmediğim defterime. Gözlüklerimi takmıştım, usuldan kapı aralandı. Yengem, onlara baktı baktı da: “Bu camları neden taktın? “ diye sordu. Nasıl cevap verebilirdim. O seksen yaşına merdiven dayamışken eline gözlük almamıştı henüz.
Akşamları köydeşlerimle beraberdik. Kahve içtik, kadehler kaldırdık geç vakitlere kadar. Dem vurduk hep o deli gençlikten. Kimimiz güldük, kimimiz ofladı. Hayat törpülüyor bizi günden güne…
Sabahları güneş doğarken, kahve yerine kaşıkladım yengemin çorbalarını. Bir de o dağbaşının temiz havası. Üç-beş gün önceki baş ağrılarımdan eser kalmamıştı. Dalga dalga esen ılık rüzgarın getirdiği saf çam kokusu genizlerimde, akciğerimde bir şifa. Dağbaşındaki özgür çocukluğuma döndüren beni… Nerde kaldı o çocukluk yılları?!
On günün nesi olur, rüya gibi gelip geçti. Köyümden ayrılırken yengem başörtüsünün ucuyla kuruladı gözyaşlarını.
Şehre indiğimde, yuvamdan uçanları sormak oldu ilk işim. Seslenmişler. İyilermiş.
Akşamsı, köyden getirdiğim kuru fasulye çorbasını kaşıklarken telefon çaldı. Kızlarım seslendiler. Birkaç saniyesine de olsa torunumun sesini duydum. Fazla da konuşamadım, ahize elimden düştü…
Ertesi sabah, tıraş icabı ayna karşısına geçtim. Saçı sakalı akarmış ben miydim ayna başında duran?!...
Bugün tıraşa elim değmiyor. Beyaz sakalımla da ben ben değil miyim sanki!

Durhan ALİ

DİGERLERİ
Diğerleri: 1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   11   12   13   14   15   

« GERİ DÖN

All Rights Reserved © 2006-2020    "SENİ MEDYA" FİRMASI