Bulgaristan Türklerinin Özgür Sesi
YORUM

BULGARİSTAN’IN “KÜÇÜK DEVLET KOMPLEKSİ”: MÜFTÜLÜK KRİZİ SONUNCUSU OLUR MU? [25 Ekim 2010]

Sofya şehir meydanında, Bulgaristan-Türkiye ilişkilerinin temel felsefesini anlatan önemli bir sembol bulunmaktadır: Çar II. Aleksandır heykeli. Bu heykel Bulgaristan Parlamentosunun tam karşısında yer almaktadır. Diğer bir ifadeyle, egemen bir devletin, egemenliğinin temsilcisi olan Parlamentosunun tam karşısında, tüm heybetiyle bir Rus İmparatoru durmaktadır. Zira Çar II. Aleksandır, Bulgaristan’ı Osmanlı esaretinden kurtarmış; bunun karşılığında bağımsız Bulgaristan devleti Rusya’ya olan minnet ve sadakatinin göstergesi olarak, yeni kurulan devletin en önemli kurumlarından biri olan Millet Meclisinin tam karşısına bu heykeli dikmiştir. O tarihten bu yana, Bulgaristan için Türkler yıllarca “yüce” Bulgar halkını köle gibi yönetmiş bir düşman; Ruslar ise ülkelerini Türklerin esaretinden kurtaran bir kahraman olarak görülmüştür. Bu algıyı, ne Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılıp 1923’te yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ne de Bulgaristan’ın 1989’da demir perdeyi indirip Türkiye ile yeniden iki komşu devlet durumuna gelmesi değiştirebilmiştir. Günümüzde Bulgaristan hala tarihi önyargılarını kıramamış ve Türkiye ile ilişkilerinde “büyük devlet-küçük devlet kompleksinden” kurtulamamıştır. Bu kompleks hem dış politikasındaki fevri davranışlarında, hem de sınırları içerisinde yaşayan ve toplam nüfusunun yaklaşık %10’una tekabül eden Türk asıllı vatandaşlarına yönelik politikalarında sıkça kendini göstermektedir.
Bulgaristan’ın söz konusu davranışlarına örnek göstermek için çok uzun geçmişe gitmeye gerek yoktur; Borisov hükümetinin son bir yılını değerlendirmek bile yeterli olacaktır. Zira Temmuz 2009’da yapılan parlamento seçimlerinin ardından iktidara gelen Boyko Borisov’un ilk söylemlerinden biri Türkiye’deki Bulgaristan vatandaşlarının seçimlerde oy kullanırken usulsüzlük yapıldığı iddiası; ilk icraatlarından biri de Ankara Büyükelçisini geri çekmek olmuştur. Ardından, Aralık ayı içerisinde, Borisov’un televizyonlardaki tam ekran görüntüleri ile, Bulgaristan Devlet Televizyonu BNT’de 2000 yılından bu yana hafta içi her gün 10 dakika olarak yayınlanan Türkçe haberlerin kaldırılmasının referanduma götürülmesi ile ilgili, ülkedeki aşırı milliyetçi ATAKA partisinin hazırladığı yasa tasarısına Parlamento’da destek vereceğini açıklaması takip etmiştir. Üzerinden çok fazla bir zaman geçmeden gerek iç politikadaki tartışmalar gerekse dış baskılar sonucunda Borisov, kendi dilinde yayın hakkının temel hak ve özgürlükler alanına girdiğini öğrenmiş; temel hak ve özgürlüklerin ise referanduma götürülemeyeceğini fark ederek açıklamalarını geri çekmiştir. Ancak ilişkilerdeki talihsizlikler bu kadarla kalmamıştır. 2009 yılını bu tartışmalarla kapatan hükümet, yeni yılın ilk günlerini de benzer bir siyasi çıkışla karşılamıştır: Yurtdışındaki Bulgarlar ve Dini İşler Bakanı Bojidar Dimitrov’un, Balkan Savaşları öncesinde ve esnasında Türkiye’den göç eden Bulgarların Türkiye’de bıraktıkları mal ve mülkleri için tazminat ödenmesi talebi ile ilgili “24 Çasa” gazetesine verdiği demeç[3]. Üstelik söz konusu açıklamada, bu durumun Türkiye’nin AB üyeliği yolunda bir engel teşkil edebileceği söylenmiş; diğer bir ifadeyle “Bulgaristan’ın Türkiye’nin AB üyeliğine veto kullanabileceği” mesajı verilmiştir. Hemen ardından Başbakan Borisov çıkarak, tazminat talebinin Bakan Dimitrov’un kişisel bir açıklaması olduğunu; hükümet olarak böyle bir talep ve politikalarının olmadığını söylemiştir. Siyasi bir nabız yoklaması olarak değerlendirilebilecek bu durum, Borisov’un Ocak ayı sonundaki Ankara ziyareti esnasında iki lider tarafından konuşularak netliğe kavuşturulmuştur. Derken takip eden süreçte bu kez parlamentodaki diğer bir milliyetçi parti VMRO tarafından Türkiye’nin AB üyeliğinin referanduma götürülmesi için ülke çapında imza kampanyası başlatılmıştır. Bulgaristan’ın kendi AB üyeliği vatandaşlarına sorulmamışken, bir başka devletin üyeliği için referandum talebi sadece Türkiye tarafından ciddiye alınmamakla kalmamış, karikatürlere bile trajikomik bir durum olarak yansımıştır.
Bulgaristan’ın Türkiye ile ilişkilerinde komplekslerini gösteren vakalar bunlarla da sınırlı değildir. En son geçtiğimiz hafta gazeteler, New York’ta yapılan Balkan Liderleri Zirvesi’nin akşam yemeğinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün salona girişinin bölge ülkelerinin liderleri tarafından coşkuyla karşılanmasından rahatsız olan Bulgaristan Başbakanı Borisov’un, tepkisini ayağa kalkmayarak gösterdiğini yazmıştır. Sofya basını ise konuyu büyük manşetlerle “Borisov Türkiye’yi disipline etti” başlığı ile vermiştir. Söz konusu davranış Bulgaristan’ın kompleksini en açık bir şekilde bir kez daha ortaya koymaktadır. Ayrıca, Borisov toplantıdaki konuşmasına “1908’de Osmanlıdan ayrılıp bağımsız bir devlet haline gelen Bulgaristan…” diye başlamış; fakat ne yazık ki bu söylemiyle salondaki davranışı birleştiğinde, onca yıldır oturmuş bir devlet geleneği oluşturamadıklarını tüm dünyaya kendi ağzından deklare eder konuma düşmüştür.
Şüphesiz bu örnekler arasında en uzun vadeli olanını ise Baş Müftülük krizi oluşturmaktadır. Bulgaristan Müslümanlarının 1998’den bu yana devam eden tartışmalı müftülük seçimlerini, Bulgaristan Yüksek İdare Mahkemesi 12 Mayıs 2010’da karara bağlamış ve Komünist dönemde müftülük görevi yapmış olan Nedim Gencev’i Yüksek Dini Şura Başkanı olarak atarken; Bulgaristan Müslümanlarının seçilmiş müftüsü Mustafa Hacı Aliş’in resmi olarak tanınmadığını tescil etmiştir. Kararın ardından ülke çapında mitingler düzenlenmiş; gerek müftülük yetkilileri gerekse Müslüman ahalinin ileri gelenleri tarafından “Müslümanlar arasında bölünmenin sağlanmasına yönelik bilinçli bir devlet politikasının yürütüldüğü ve bu anlamda Nedim Gencev’in hükümet tarafından kullanıldığı ve desteklendiği” sıkça dile getirilmiştir. Ayrıca konu sadece Müslümanların temsil makamı ile ilgili değil; diğer bir boyutu da müftülük teşkilatının yetki alanları ve mal varlıklarının tasarrufu ile ilgili kanunlarca tanınmış olan haklarının kullanılmasına yine kanunlarca engeller konulmuş olmasıdır. Bakıldığında, Bulgar hükümetinin bu müdahalesi her şeyi kontrol etme kaygısından kaynaklanmaktadır. Zira böylece, geçmişten bu yana sürekli tehdit olarak algıladığı bir grubun “aşırı güçlenmesini” engellemek ve kendi gücünü göstermek istemektedir. Ancak bu tavır güçlü bir devleti değil; tersine “korkuları güçlü” bir devleti andırmaktadır.

Sonuç İtibariyle…

Tarihte Türklerle iç içe yaşamış milletlerden biri olan Bulgarların, Osmanlı İmparatorluğu yönetimi altında yaklaşık 500 yıllık bir geçmişi bulunmaktadır. Balkanlar genelinde bakıldığında, Bulgarlar gibi Ortodoks-Slav kökenli Balkan halkları açısından bu dönem, Osmanlı’nın siyasal, ekonomik ve kültürel baskı ve hakimiyet alanı olarak tanımlanmaktadır. Bu yaklaşımın altında yatan en temel neden ise 19. yüzyılın başlarından itibaren ulusal mücadelelerini Osmanlı yönetimine karşı vermeleri ve ulus-devletlerini oluşturma sürecinde kendi tarihlerini yeniden kurgularken Osmanlı/Türk karşıtlığı tezini sıklıkla kullanmış olmalarıdır. Tüm bunlar, Bulgaristan’ın siyasal hafızasında tarihten gelen önyargıların yerleşmesine ve Türkiye ile ilişkilerinde büyük devlet-küçük devlet kompleksi oluşturmasına zemin hazırlamıştır. Bu nedenle süreç içerisinde doğal olarak bir takım evhamlar ve korunma iç güdüsü geliştirmiştir. Dış politikada da kendisini gösteren Bulgar toplumundaki bu yerleşik paradigma, politik söylemlerle zaman zaman ikili ilişkilerde gerilimi arttırsa da, Türkiye’nin güven telkin eden tutarlı adımlarıyla bugüne kadar ciddi bir soruna dönüşmeden aşılmıştır.
Müftülük krizinde gelinen son nokta ise göstermektedir ki, Bulgaristan sadece dış politikasında değil, devlet olarak yerine getirmesi gereken temel sorumluluk alanlarında da başarılı bir sınav verememektedir. Bilhassa AB üyesi bir Bulgaristan’dan beklenen, temel hak ve özgürlükler alanına giren “inanç hürriyeti” konusunda daha hoşgörülü davranabilmesidir. Zira azınlık haklarına saygı, Kopenhag kriterlerinde açık ve net bir şekilde yer almakta; tam üyeliğin vazgeçilmez şartlarından biri olarak sunulmaktadır. Birlik konuyla ilgili birçok antlaşmaya imza atmış ve evrensel değer ve normların savunucusu olduğunu her fırsatta dile getirmiştir. Dolayısıyla, azınlıklık hakları başta olmak üzere temel hak ve özgürlüklere saygı sadece bir üyelik kriteri olarak değil, “Avrupalı” olmanın en temel şartlarından biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, 2007’de AB üyesi olmuş olan Bulgaristan’ın “ne kadar Avrupalı” olduğu sorusu ön plana çıkmakta ve ülkede halen “temel” bazı sıkıntıların devam ettiği tezi güçlenmektedir.
Bu meselenin AB’ye olan etkisi ise, Birlik’i kendi içerisinde inandırıcılığını kaybetme riski ile karşı karşıya getirme potansiyelinde yatmaktadır. Bir taraftan evrensel değerlerin savunusu olduğunu söylerken, diğer taraftan kendi içindeki ülkeler halen Birlik’in temel değerlerini özümseyememiştir. Daha da önemlisi Birlik bunun karşısında somut bir önlem geliştirememektedir. Demokratik yollarla seçilmiş bir Müftünün devlet tarafından tanınmamasının Avrupalı bir yaklaşım olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Zira böyle bir karar, gün geçtikçe hoşgörünün daha da önem kazandığı çağımızda, Bulgaristan’ın daha az toleranslı bir topluma doğru evirilmesine neden olabilecektir.

Muzaffer VATANSEVER
USAK AB Araştırmaları Merkezi

Muzaffer VATANSEVER
Ziyaretci sayýsý: 15070

DÝGERLERÝ
Diðerleri: 1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   11   12   13   14   15   

« GERÝ DÖN

All Rights Reserved © 2006-2017    "SENÝ MEDYA" FÝRMASI