Bulgaristan Türklerinin Özgür Sesi
YORUM

İVAN RADOEV’İN MUCİZESİ [16 Haziran 2007]

20. yüzyıl Bulgar yazını tarihinde oyun yazarı ve şair kimliğiyle karşımıza çıkan İvan Radoev (1927-1994) çok saygın bir yere sahiptir. 45 yıl süregelmiş halk Cumhuriyeti rejimi sonunun ve ülkenin demokrasi ve liberalizm yörüngesine geçmeyi amaçladığı toplumsal değişikliğin yaşandığı 1989 sonrası süreçte yapıtları yeniden değerlendirmeye alınmayan, revize edilmeyen, totaliter düzenin sağladığı nimetlerden yararlanma uğruna kalemi ve vicdanına ihanet etmeyen ender yaratıcılardan biri olan Radoev, resmi ideolojinin konjonktürüne boyun eğmeden de bir yerlere gelinebileceğini kanıtlayarak yaratıcının otonomluğunu savunmuş, değişimi izleyen yıllarda da sözde demokratlığa ve liberalliğe başkaldırarak muhalifliği bir yaşam tarzına dönüştürmeyi başarmıştır.
Radoev, dramaturg yönüyle olduğu kadar şair kişiliğiyle de ön plana çıkarak, Bulgar yazınında neredeyse kurallaşan bir eğilimi kanıtlamış olur. İlk şiirlerini lise çağında, 1940’ların başlarında yayımlamaya başlar. Dönemin genel atmosferine ve heyecanına kapılarak yeni toplumsal düzeni yüceltme kaygısıyla yazdığı şiirlerinde şematikliği aşarak içtenliği ve inandırıcılığıyla dikkat çeker. 50’li yıllarda ilk lirik şiirleri yayımlanınca yazında toplumsalcılığı ve sosyalist gerçekçiliği savunan düzen bekçileri eleştirmenler tarafından adeta topa tutulur. Burjuvazi kalıntısı, gerici tanımlamaları dahil, çok ağır eleştiri ve darbeler sonucunda şiir yazmayı bırakma noktasına gelir. 50’li yılların sonlarından itibaren drama sanatına daha büyük yakınlık duymaya başlar ve İvan Peyçev (1916–1976), Valeri Petrov (1920) ile beraber bir önceki dönemin patetik ve bireyi önemsemeyen oyun yazarlığına tepki olarak doğan ve lirik dram etiketi altında kavramlaşan türün temellerini oluşturur. Dünya Küçüktür, Jüstinyen Parası, Otostop yapıtları o yıllarda yaygın olan lirik dramın bütün özelliklerini taşırlar. 70’li yılların sonlarına doğru kaleme aldığı piyeslerinde maskeleri birer birer düşmeye başlayan totaliter sistemin çıkmazlarını, birey ve toplum için içerdiği tehlikeleri metaforik bir dille yermesi, oyunlarının sıkça sahneden kaldırılmaları ve yasaklanmaları sonuçlarını doğurur. Özellikle Yamyam başlıklı piyesinde deforme olarak çıldırma noktasına gelmiş bir toplumun modelini canlandırır ve düzen kurbanlarının yardakçı konumuna gelerek daha tehlikeli olabilecekleri uyarısında bulunur. Rüya piyesinde ise vicdanına ihanet edemeyen bir doktorun kendi içine sığınmasının kurtuluş yolu olmadığı ve olamayacağı vurgulanır. Radoev’in klasik drama yazım kurallarını gözetmediği ve uygulamadığı hemen fark edilir. Son yapıtlarını dramatik komedya etiketiyle tanımlayarak türler arasındaki ince sınırları iyice kaldırmış olurken, içeriklerinde saçma ve gerçekçiliğin, trajiklik ve komikliğin, dramatiklik ve farsın, şiirsellik ve öğreticiliğin iç içe geçtiği gözlemlenir.
İvan Radoev, konumuzla ilgili olan Mucize (“Çudo”) başlıklı oyununu 1982’de yaratır. Ancak piyes, değişimi izleyen ve çekmecelerde tutulmak zorunda kalan yapıtlara yönelik ilginin büyük olduğu ilk yıllarda (1990) sahneye konulur. Bu uzun sayılabilecek aranın ana nedeni ve genel anlamda piyesin talihsizliği, Bulgar devletinin azınlıklar politikasında keskin bir virajın çizildiği, özellikle Türk kimlik ve varlığının yok ilân edildiği duyarlı bir dönemde kaleme alınmış olmasıdır. Oyun kişilerinden birinin Türk olması ve üstelik o yıllarda resmi çevrelerin zaten persona non grata damgasını vurdukları yazarın mesajlarını taşıması, hoşgörüyle karşılanacak bir durum değildir. Sonraki yıllarda Mucize piyesi, Bulgaristan’ın neredeyse bütün önde gelen tiyatrolarında sahnelenir ve genelde yönetmenler tarafından toplumun bütün etnik katmanlarının arzuladığı birlikte ve beraber yaşamanın olanaklılığını kanıtlayan ve uygulanması gereken bir model olarak yorumlanır. Çünkü Radoev’in yarattığı gerçek ve gönüllü ütopyanın, küçük devletin, şanlı Cumhuriyetin vatandaşları ve aynı zamanda piyesin oyun kişileri olan Kostadin, Artaki, Haim, Taneçka ve Yusuf sırasıyla Bulgar, Ermeni, Yahudi, Rus ve Türk’tür. Olaylar, başkent Sofya’nın mesken inşaatının hızla geliştiği bir kenar semtinde, 8 katlı binaların arasında mucize eseri bırakılmış ve çevrenin düzenlenerek yeşillendirilmesi tasarlandığından dolayı her an yıkılması beklenen tek katlı iki odalı bir ahşap evceğizde gelişir. Oyun kişileri, Kostadin’e ait olan ve belediyenin Yapım ve Yıkım İşleri İdaresi’nin gevşekliği sayesinde halâ ayakta kalan bu evceğizin büyük odasında uzun yıllardan beri akşamüzeri bir araya gelirler. Bu gönüllü ütopyanın ne zamana kadar süreceği kimseyi ilgilendirmez, çünkü her şey epeydir evceğizin pek yakınlarında dolaştığından adeta nefesi duyumsanan ölümün ellerine bırakılmıştır. Takım, genelde dışarıdan getirdikleri kanyağı içerek ve tavla oynayarak zamanını doldurur. Yaşları tam olarak belirtilmemesine karşın hepsinin 70’in üzerinde, ‘dönülmez akşamın’ ufuk çizgisinde oldukları anlaşılır. Her an yıkılması beklenen ahşap evceğizde, bir sıra rastlantılar sonucu bulundukları bu ülkede ve evrenin boşluklarına fırlatılarak kendi yazgısına bırakılmış Dünya üzerinde oyun kişilerinin kimseleri yoktur – ne bekledikleri, ne de onları bekleyen… Hepsinin eşlerinin vefat etmiş olduğu, Yusuf’un ise hiç evlenmediği anlaşılır. Bundan dolayı tekdüze, ağır ağır akan yaşamlarının pençelerinde birbirlerine daha sıkı kenetlenirler.
Oyun boyunca uzam olarak Kostadin’in evinin, daha doğrusu içinde yatak, masa, sandalyeler, dolap, duvar saati, arızalı olduğu sanılan, ancak aniden çalışan bir gramofon, tavla kutusu, gitarın bulunduğu büyük odanın dışına çıkılmaz. Ara sıra dışarıdan kapı zilinin sesi duyulur ve genelde postacının bilmem hangi tarihten itibaren belediyenin yıkım makinelerinin geleceğinden dolayı evin boşaltılmasını ve belirtilen adrese taşınılması uyarısını içeren mektubunu getirdiği anlaşılır. Son üç yıldır 238 adet uyarı alan Kostadin, mektupların içeriğini ezbere bilir, hattâ bir çoğunu açmaya dahi gerek görmeden oluşturdukları koskoca bir yığının üzerine bırakır. Bazen uyarıların birinin altında belirtilen harç tutarına zam geldiği veya Yapım ve Yıkım İşleri İdaresi müdürünün değiştiği fark edilir. Böylelikle dışarıdaki zamanın da aktığı anlaşılır. İçerideki zamanı ise bir duvar saati ölçme(me)ktedir. Ancak Kostadin’in dışında hiç kimse saatin sistemini çözemez. Diğer küçük odada kiracı olarak kalan Haim, 30 yıldır izliyorum ve sistemini bir türlü anlayamıyorum itirafında bulunur. Kostadin’in sistemi kendinin de anlayamadığını söylemesi durumu daha da içinden çıkılamaz hale getirir. Duvar saatinin ne zaman ve kaç kere çalacağı hiç belli değildir. Oyun kişileri zaman’ı anımsadıkları an, saat – sanki otomatikman – çalmaya başlar.

Artaki. Bizim saatimiz de gelip çalacak...
(Saat çalar.)
Haim. Kostadin, saat kaç oldu?
Kostadin. Kaç kere çaldı?
Haim. Daha çalmadı.
(Saat çalar.)
Taneçka. ...Saat çalıyor, ama duyması gereken kulaklar cansız.
(Saat çalar.)

Duvar saatinin sisteminin çözümlenmesi olanaksızdır. Çünkü 5 kez çalar, ama 6’yı gösterir ve Kostadin’e göre 7.30’dur. Başka zaman aynı “veriler”e karşın artık 8.15’tir. Böylelikle zamanın önemi olmadığı veya oyun kişilerinin zamansızlık içinde olduğu belirtilmek istenir. Oyunun sonlarına doğru mezarlık dönüşü kişiler o kadar zamanın dışına savrulmuşlardır ki, gece yarısı olduğunu düşünürlerken yeni gün çoktan başlamıştır. Metin içindeki bazı açık göstergelere dayanarak, anlatılan olayların 15 günlük bir zaman kesitini kapsadığını söyleyebiliriz. Oyunun başlarında sağlığına hastalık derecesinde düşkün olan Haim’in 15 yıllık ülserinden her gün birer tane olmak koşuluyla 32 salyangozu yutarak kurtulmak istediği anlaşılır. O gün on yedincisini yutmuştur ve son kalenin düştüğünü ilân ettiği 15 gün sonra oyun sona erer. Aslında Haim’in, 30 yıldır sistemini anlayamıyorum şeklindeki sözleri Kostadin’in evinde o kadar zamandır kiracı olarak kaldığını ve tavla oynadıklarını varsaymamızı destekler. Diğer taraftan Artaki, Taneçka ve Yusuf’un Kostadin ve Haim’i gençlik yıllarından beri tanıdıklarını, ancak takıma, büyük olasılıkla Tsvetana’nın ölümünden sonra katıldıklarını öne sürebiliriz.
Oyun sırasında mevsimin sonbahar olduğu anlaşılır, çünkü bir ara kışın geleceğinden söz edilir ve Herr Braun’a Artaki kürk, Taneçka ise soylu eşinden kalmış tek hatıra olan deve yününden örülmüş şalı gönderir. Takımın Kostadin’in evine akşamüzeri toplanması, ayrıca mevsimin sonbahar oluşu rastlantısal göstergeler değildir.
Oyun kişilerinden Kostadin Bulgar’dır ve evceğizin mutlak sahibidir. Varisinin olmadığı anlaşılır, vefat etmiş olan eşi Tsvetana’nın adı ise pişirdiği lezzetli tavukla ilgili bir tek yerde geçer. Bölge Postanesi Gönderiler İdaresi’nden emekliliğe ayrılan Kostadin İkinci Dünya Savaşı’na gönüllü olarak katılmasından sonra orduda başçavuşluğa kadar yükselmiştir. Bundan dolayı davranış ve söyleminde askerlilik sezilir. Ben ne dersem o olacak havasında, konuşanları genelde sonuna kadar dinlemeyerek kesen, tutum ve hareketlerinde incelik ve nezaket kurallarını gözetemeyen, Taneçka tarafından kaba herif şeklinde tanımlanan tipik bir görev kişisi olarak çizilir. Çalışmaktan özel yaşamına ayıracak vakit bulamayan (Taneçka, neler konuşuyorsun... Bizim Tsvetana ile böyle şeyleri konuşmaya zamanımız yoktu...), kıraathaneye dahi neredeyse uğrayamayan bir karakter olarak canlandırılır: (Artaki. Kostadin, sen çalışkan biriydin. Ben seni hatırlıyorum…, sen kahvehaneye de çok ender gelirdin…). Ayrıca mahallede sözü geçer, resmi dairelerde ziyaretlerine gittiği ve bazı ricalarda bulunduğu yakın tanıdıkları vardır. Yardımsever, dayanışmacı ve paylaşımcı yönüyle dikkat çeken Kostadin’in Yusuf’un berber dükkânının kapatılmaması için önayak olduğu sanılır, Yahudi damgasını taşıdığı ve bombardımanlarda sokakta kalan Haim’i evinde konuk eder. Sanata duyarlı olmayan, pratikliği ve pragmatizmi daha ağır basan, mucizelere pek inanmayan, her şeyi doğa olayı olarak algılayan ve yorumlayan, gerektiğinde eleştirel olabilen (Haim. Bir Yahudi hiçbir zaman kendi hakkında böyle masallar uydurmaz), kendine ve ülkesine çuvaldızı batırabilen (Bulgar, seyircidir... Seyir için her şeyi boşlayabilir – işini de, çapasını da, Tanrısı’nı da, kralını da…), ama tavla oyununda dahi olsa yenilgiyi kabullenemeyen bir karakter olarak çizilmiştir. Kostadin resmiliği, yerelliği, buralılığı temsil eder. Hiçbir yerden gelmediği gibi, bir yere de gideceği yoktur. Yazgı tarafından savrulup atılmamıştır.
Haim, Yahudi asıllıdır. Resmi dairelerde görev almadığı, bir çok meslek sahibi olduğu halde zengin Yahudi tüccarları sınıfına hiçbir zaman ait olmadığı özellikle vurgulanır. Tekerlekli arabasıyla sokaklarda çorap, jartiyer, çengelli iğne sattığı, toplama kampına sürüldüğü, savaştan sonra Şalom Aleyhem Kıraathanesi’nde keman çaldığı anlaşılır. Ağabeyinin İsrail’e göç ettiği, evinin dahi olmadığından kiracı olarak Kostadin’in öteki odasında kaldığı, Taneçka ile yaptığı yarı şaka, yarı saçma evlilikten sonra, Buralardan gidelim mi? Ağabeyime bir mektup yazsam… arzusu içinde olduğu, ancak aldığı Çıldırdın mı sen? Artık hiçbir yer için değiliz… şeklindeki yanıtla çaresizliğinin farkına varan trajik bir kişiliğe sahiptir. Irkının tipik özellikleriyle bezeli olan Haim’i Radoev kurnaz (Kostadin, sen Yahudi’nin şeytandan yedi gün önce doğduğunu biliyorsun değil mi?), her şeyi çözümlemek isteyen, kuşkucu, Yusuf’u takip ederek Herr Braun uydurmasını açığa vuran, hesabını iyi yapan, seçilmiş bir halkın bireyi olduğuna inanan (Neresi bizim, neresi sizin diye başlarsak, her şeyin bizim olduğu ortaya çıkacak, çünkü her şey İncil’den başlamıştır) bir karakter olarak gösterir.
Piyesin diğer oyun kişisi Artaki, Ermeni’dir. Aralarında en yaşlısı olduğu izlenimini yaratır. Söylediklerini yineleyen, anlatı ve algılama bozukluğundan dolayı daldan dala atlayan, ne söylemek istediği anlaşılmayan, daima ‘bir zamanlar...’ diye başlayarak geçmişe ait olduğunu onaylayan, Yusuf tarafından hem deve, hem kuş şeklinde nitelendirilerek ikiyüzlülüğü ortaya çıkarılan bir karakterdir. Özel girişimcilik döneminden biriktirilmiş paraları olduğunun ve devlet dairelerinde görev almadığının üzerinde durulur. Ermenilerin kadim halk olduğuna inanır – Ermenisiz ise ne Yahudi, ne Bulgar, ne Türk…, Yusuf’un deyişiyle müflis tüccarın eski defterlerini karıştırdığı misali Ararat Dağı ve Ararat Kanyağı, Nuh’un Gemisi saplantıları içindedir. Sürekli Onik Amcası (bazen Dayısı), Klementina Teyzesi, kayını Sarkis hakkında bir şeyler anlatmaya başlar, ama ya sonunu getiremez ve bağlayamaz, ya da sözünü keserler. Olup bitenlere tepkileri yersiz veya gecikmeli olduğundan gülünç durumlara düşen Artaki’nin ölüm konusunda çok duyarlı olduğu görülür. Her şeye rağmen sıkça yaşamın ne kadar güzel olduğundan dem vurur. Tavla oyunlarında iki tarafa da işaretler vererek ‘ajanlık’ yapar, kavgayı ve tartışmayı kesinlikle istemez, hatta sahip olduğu Ermeni Kıraathanesi’nin tezgâhına “Artaki Halatçiyan’ın Kıraathanesinde Kavgalar Yinelenmez” yazısını asmıştır. Akrabaları ve yakınları dünyanın dört bir bucağına – Avustralya’dan Dedeağaç’a, Yunanistan’dan Amerika’ya kadar – dağılmıştır.
Taneçka takımın tek bayanıdır. 17 yaşında evlendiği Aleksey Netsvyetayev, Beyaz Ordu yüzbaşısıdır. Eski bir prens soyundan gelen Taneçka sürekli balo ve davetlerden söz eder, attan inmesi için birilerinin el uzatması gibi asilzade takıntıları içindedir. Kızıl Ordu’nun üstün geldiği Rusya İç Savaşı’ndan sonra ülkesinden savrularak Bulgaristan’ın Nikopol kasabasına gelirler ve 6 ay sonra eşi ölünce Sofya’ya taşınır. Nerelerde mi çalışmadım şeklindeki itirafı zorluklar içinde geçmiş bir yaşamın kanıtıdır. Ancak yaşamı 17 yaşına çivilenip kalır – Hiçbir şeyin bittiği yok… Benim için daha hiçbir şey başlamadı… 17 yaşındaydım… Gideceği veya döneceği bir yeri yoktur. Ama Rusya’ya dönmek isterdim… şeklindeki sözlerinden sonra orada kimsesi olmadığının farkına varır ve nostaljisini gitarından dökülen nağmelerle dindirmeye çalışır. Haim ile evlenince darmadağın odayı silip süpürür ve aile yuvasına çevirir. Yaşamı yalanlarla süsleyerek daha yaşanılabilir kılma gayreti içine girer – Daha insancıl olması için sizlere yalan söylüyordum…, insan mıyız, hayvan mıyız…. Rus’un Rus’u katlettiği İç Savaş’ın belleğinde derin izler bırakan Taneçka, ‘zamanlar öyleymiş’ gerekçesi ve avuntusunu kabul etmez.
Radoev’in piyesindeki diğer oyun kişisi Yusuf, Bulgaristan Türk’üdür. Bir zamanlar Kostadin’in evinin yakınlarında berber dükkânı işlettiği anlaşılır. İşinde usta olduğu, çok iyi tıraş ettiği Artaki’nin bir repliğinden ortaya çıkar. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Almanya’da yollarda çalıştığı, biraz Almanca öğrendiği, yerli bir yol mühendisinin uyarısı ve pasaport konusunda yardımıyla ülkeyi zamanında terk ederek Hitler’den kurtulduğu ve dönüşünü bütün mahalleyi toplayarak kestiği koçla kutladığı anlatılır. Arkadaşlarının tanımlamasına göre kadın düşkünüdür ve bundan dolayı evlenememiştir. Ağabeyinin Türkiye’ye göç ettiği, ancak asıl dramının kalıcı bir şeyler bırakamamanın pişmanlığından kaynaklandığı vurgulanır – Doğurmadım, yaratmadım.. Çöl… Taş ve kum…. Takım arkadaşlarını tekdüze yaşamdan (pul atmaktan, köşelerde pineklemekten, ölümü beklemekten) kurtarmak için Herr Braun diye bir Alman’ın varlığını uydurur. Karanlık, kokulu, nemli mahzende, daha çok mezarı andıran yatakta öksürmeye dahi gücü olmayan, hastalıktan gözleri büyümüş, İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği’ne giden trenden atlayarak yanında gizlendiği bir dul kadınla beraber yaşamış olan, dışarı çıkamayan, mahkemeye çıkarılmak korkusundan Almanya’ya dönemeyen, bir bardak su dahi verecek kimsesi olmayan bu harap Alman’ın yazgısı bütün takımı derinden etkiler, yaşamlarına yeni boyut ve anlam kazandırır. Paralar toplanarak Alman’a yardım edilir, Yusuf’tan onu da evceğize getirmesi istenir. Gerekli hazırlıklar yapılır, masa kurulur, ancak Yusuf uydurduğu çılgın yalanını uzun sürdüremez – gelmek istemiyor, ele vereceğimizden korkuyor, tıraş edip getireceğim şeklindeki bahaneleri, gerek Kostadin’in pragmatizmi, gerek Haim’in takibatı sonucunda açığa çıkınca Herr Braun diye birinin hiçbir zaman olmadığını itiraf etmek durumunda kalır. Dolandırıcılıkla suçlanınca, Ben size şarap, salam, kahve, kaşar... getiriyordum... Her şey hesaplanmış... Sizin paranızla alıyordum ve Herr Braun’un gönderdiğini söylüyordum diye kendini savunarak İnsan, uğrunda biri için yaşadığı sürece sağdır. Onun dışında her şey ölüm şeklindeki oyunun kilit noktasını oluşturan düşüncelerini söyler. Yusuf’u, körler mahallesinde ayna satan biri olarak karalamaya çalışan takım arkadaşları, hatalı tutumlarından ve yersiz kuşkularından dolayı bağışlanmalarını isterler. Ancak Yusuf’un felsefesinde Bağışlamak cezalandırmanın en büyüğüdür. Bu tartışmaların doruğunda zil çalar ve kapıyı açan Haim dışarıda beyaz Mercedes ile gelen beyaz ceketli Herr Braun’un Yusuf’u sorduğunu söylemesinden sonra ortalık iyice karışır. Ne var ki, artık Yusuf diye biri değil, sandalyenin üzerinde ‘derin uykuya’ dalmış bir ceset vardır. Bu esnada ışıkların sönmesi ve karşı binaların üzerine uçan daireler içinde uzaylıların yaklaşması oyun kişileri tarafından büyük bir korkuyla izlenir ve uyarı olarak algılanır. Çünkü birbirine yapmadıkları kötülükler bırakmayan, yaşadıkları sürece o kadar çok şeyi paylaşmaktan kaçınan insanlar; dostlarını, yaşamlarını, ülkelerini, dünyalarını sahiplenmeyerek Kostadin’in ‘miskin yaratıklar’ olarak nitelediği uzaylılara davetiye çıkarmış olurlar. ‘Derin uyku’ Yusuf’u tam zamanında ve yerinde bastırmıştır, çünkü körler mahallesinde ayna satılmayan bir dünya onun için değildir.
Oyun kişilerinin yaşları 70’in üzerinde olduğundan dolayı ölüm konusu sürekli dikkatlerini angaje eder. Kostadin, Taneçka ile Yusuf ölümü kabullenirler ve ondan korkmanın anlamsızlığına dikkat çekerler. Oysa kendini yaşama bağlayan ipliğin inceldiğinden, Artaki o sözcüğün telâffuz edilmesini dahi istemez. Haim’in, canlı salyangoz yutacak kadar sağlığına düşkün olduğunu görürüz. Ancak Artaki ve Haim yaşamı veya sağlığı daha çok fizyolojik anlamda algılarlar veya sürdürmeye çalışırlar – sanki ağrısız, sancısız geçirilen, en önemli belirtisi düzgün nefes alıp vermek olan uzun yaşamı tercih ederler. Oysa Yusuf ile Taneçka yıllarla değil, daha çok dolu dolu ve anlamlı, heyecanlı geçirilip geçirilmediğiyle ölçülen yaşamın felsefesini benimserler. Bundan dolayı, zararsız ve hoş yalanlar uydurarak yaşamı daha yaşanılabilir kılmak amacını ve kaygısını taşırlar – Yusuf, Herr Braun’u “uydurarak” bütün takımın yaşamına bir renklilik ve anlam kazandırır:
Taneçka. Soğutulmuş beyaz şarap içiyoruz ve mutluyuz, çünkü düşündüğümüz, beklediğimiz ve hizmet ettiğimiz bir insan var. Herr Braun’un şerefine!
Kostadin. Yusuf, sen bu günlerde bize sevinç getirdin. Burada aramızda bir kişi daha var. Herr Braun şimdi bizimle.

Taneçka ise subay kocasıyla Kızıl Ordu askeri arasında mahzende yaşanan sahnenin insanlık dışılığını gizleyerek anlatmayı yeğler.

Yüksekten bakılınca 8 katlı binaların çevrelediği bir kuyunun içinde bulunduğu izlenimini yaratan Kostadin’in evi, aynı zamanda sınırları içinde her türlü din ve ırktan katmanların yaşadığı hantal ve gevşek bir devlet, “şanlı Cumhuriyet” olarak algılanabilir. Sözü edilen devlet, kurumları (belediye, postane), teçhizatları (yıkım makineleri) ve büyük harf yerine küçük yazacak kadar cahil ve tek kaygıları bir an önce emekliliğe yelken açmak olan memurları ve zabıta görevlileriyle vatandaşlarını uyarır, başka adreslere taşınmalarını koşul koşarak evlerini ve dolayısıyla geçmişlerini yıkar, geleceklerini kendi uygun gördüğü şekilde tasarlar.

Aynı zamanda piyesteki uzam, ekolojik sorunlarla boğuşan, kendi sonunu kendi hazırladığından dolayı uzaylılar tarafından uyarılar alan, evrenin derin boşluğuna fırlatılarak kendi yazgısına terkedilmiş, üzerinde bulunan devletlerin sürekli orası da bizim, burası da bizim kavgası ve davası içinde olduğu Dünya ve genel olarak insanlıktır:

Kostadin. Ve insan, güçsüzlüğünden dolayı atom bombasını icat etti ve yıldızlar arasına ajanlar yerleştirdi. Nitrat yiyor ve otları şampuanla suluyor…
Artaki. Doğa insana kızgın, çünkü insan kısrağa bindiği gibi doğaya da binmek istiyor. Doğa ise çifte atıyor, sırtına binilmesini istemiyor.
Kostadin. Dünya o kadar eğilmiş ki... Biri arkadan hafifçe dokunsa…

Uzayın derinliklerine fırlatılarak kendi yazgısına terkedilmiş ve dokunulsa yuvarlanacak hale gelmiş bir Dünya üzerinde, devletlerin yürüttükleri savaşlar sonucunda savrulmuş, dağılmış ve aynı devlet kurumlarınca sıkıştırılmış insanlar, ancak gönüllü birliktelikler kurarak, körlere dahi ayna satarak yaşamlarını anlamlı kılabilirler. Aksi takdirde, bireyleri karşılıklı kuşku içinde, doğruya da yalana da inanmayan bir toplumda, devletleri arasında sürekli benim-senin kavgası ve davası yürütülen bir Dünya’da yaşam ve yaşamak başlı başına bir mucizedir.


Kaynakça:

Boyadjieva, Nataliya. “Çudo” – model na obştuvane, Art Forum, sayı 36, s.4, 2001.
İgov, Svetlozar. Kratka istoriya na bılgarskata literatura, Sofya, 1996.
Mevsim, Hüseyin. Bulgar Oyunları. İstanbul, 2005.
Sıvremenna bılgarska drama, Veliko Tırnovo, 2000.
Zmiyçarov, Petır. Sıvremenna bılgarska dramaturgiya, Veliko Tırnovo, s.5–63, 2000.

Prof.Dr.Hüseyin Mevsim
Ziyaretci sayýsý: 12479

YAZARIN DÝÐER YAZILARI

DÝGERLERÝ
Diðerleri: 1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   11   12   13   14   15   

« GERÝ DÖN

All Rights Reserved © 2006-2017    "SENÝ MEDYA" FÝRMASI